Makaleler

“Güvenli İnternet Hizmeti” nedir?

Haberler,Makaleler

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu(BTK) tarafından yapılan açıklamayla Güvenli İnternet Hizmeti 22 Kasım 2011 tarihi itibariyle, internet erişimi sağlayan tüm işletmeciler tarafından ücretsiz olarak sunulmaya başlanılmıştır.

Yapılan açıklamaya göre güvenli internet hizmeti talep eden tüketiciler, bu isteklerini abonesi oldukları işletmecilerin internet sitelerinden, çağrı merkezlerinden veya bayileri aracılıyla gerçekleştirebilme imkânına sahiptir denildi. Tüketicilerin paketler arası geçiş veya mevcut internet paketlerini anlık olarak değiştirebilme imkânları bulunduğu vurgulandı.

Kamuoyunda tartışılmaya başlandığı dönemlerde, Güvenli İnternet Hizmeti Çalışmalarına tam destek verdiğini açıklayan Türkiye Teknik Elemanlar Vakfı, sağlıklı bireyler ve sağlıklı toplum için üzerine düşen görevleri olduğunun bilinciyle hareket etmeye devam edecektir.  Çağdaş medeniyetler arasında arzuladığı gerçek yerine doğru önemli adımlarla ilerleyen ülkemizde, aydınlık bir istikbal bekleyen insanımız Güvenli İnternet Hizmetine sahip çıkacaktır.

Peki nedir bu “Güvenli İnternet Hizmeti” ?

Güvenli İnternet Hizmeti iki seçenek sunmaktadır: “Çocuk Profili” ve “Aile Profili”.

“Çocuk Profili”, BTK tarafından İşletmecilere gönderilen, çocuk profiline ilişkin listedeki alan adı, alt alan adı, IP adresi ve portlara abonenin erişiminin sağlandığı profildir. Bu profilden pedagoji, sosyoloji ve psikoloji alanlarında uzman akademisyenlerin bulunduğu bir komisyon tarafından belirlenen kriterlere uygun kategorilerdeki sitelere erişilebilmektedir. Çocuk profili ile eğitim, ödev, bankacılık uygulamaları, alışveriş, müzik-oyun-eğlence, haber, e-posta, resmi ve kamu siteleri, tatil, özel şirketler, eğitim kurumları, e-devlet gibi pek çok farklı türden siteye erişilebilir.

“Aile Profili” ise kumar, uyuşturucu, fuhuş, müstehcenlik, şiddet, terör, dolandırıcılık, zararlı yazılım gibi kategorilerdeki siteleri engelleyen profildir. Çocuk profiline ek olarak kişisel sitelere, forum ve paylaşım sitelerine erişim sunar. Ayrıca sosyal medya, oyun ve sohbet kategorilerini ise ayrı ayrı seçme imkanı sunar.

Hizmetten yararlanmak isteyen aboneler ”Aile” veya ”Çocuk” profillerinden birini seçebilecekken  istemeyenler ise mevcut durumlarına devam edecektir. Aboneler, buna yönelik taleplerini hizmet aldığı işletmeciye abonelik sözleşmesinin imzalanması sırasında, çağrı merkezi veya internet sitesi aracılığıyla bildirebilecek ve bu hizmetten ücretsiz olarak istifade edebilecektir.

İnternet servis sağlayıcıları tarafından abonelere verilecek kullanıcı adı ve şifre ile Profil Düzenleme İnternet Sayfası’ ndan profiller arasında geçiş yapılabilecek veya ‘hizmet’ devre dışı bırakılabilecektir. Profilleri nedeniyle engellenen İnternet sitelerine erişmek isteyen aboneler, işletmeciler tarafından tasarlanacak olan Uyarıcı ve Bilgilendirici İnternet Sayfası’ na yönlendirilecektir.

Güvenli İnternet Hizmetinin kapsamında engellenen internet sitelerinin listelerinin oluşturulmasına ilişkin kriterler, Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu tarafından tespit edilecek. Kurul, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koordinasyonunda 11 üyeden oluşacak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığından 3, İnternet Kurulu’ndan 2, BTK’dan 2 ve psikoloji, pedagoji, sosyoloji ile diğer ilişkili alanlarda uzmanlığı olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından teklif edilecek 8 kişi arasından BTK tarafından seçilecek 4 üyeden oluşacak Kurul, tespit ettiği ilkeler çerçevesinde engellenen sitelerin listelerini belirleyecek. Kullanıcılar ve internet site sahipleri, internet sitelerinin Güvenli İnternet Hizmeti kapsamında olup olmadığının değerlendirilmesi için BTK’ya başvuru yapabilecek ve itiraz edebilecek.

Tabii burada unutulmaması gereken önemli bir ayrıntı daha var. Bu tip uygulamalarla ancak belli oranda güvenlik sağlanabilir, bu hiçbir zaman %100  olmaz.

Çözüm : Bilinçli İnternet Kullanımı.
Nüfusumuzun üçte biri internet kullanıyor ve biz toplum olarak yeterli bilişim şuuruna sahip değiliz. Bu minvalde de çalışmalar yapılmalı, aileler bilinçli internet kullanımı konusunda bilgilendirilmelidir. İlköğretim seviyesinde bu bilinç oluşturulmaya başlanmalı, çocuklar çeşitli etkinliklerle geliştirilmelidir. Medya ve özellikle sivil toplum kuruluşları da bu sorumluluğa ortak olmalıdır. Üniversiteler ve STK projeler üretmeli, kendini sorumlu tutan her birey, her kurum ve kuruluş bu konuda işbirliği yapmalıdır.

Herkes sevdiklerini ve çevresindekileri de bu alana taşınmaya teşvik etmelidir. Benim çocuğum değil bizim çocuğumuz diyerek bu milletin gerçek sinesi gibi davranmalıdır.

http://www.ihbarweb.org.tr

http://www.guvenliweb.org.tr

http://www.internetteguvenlik.com.tr/Default.aspx

http://www.ttnet.com.tr/guvenliinternet

TÜTEV Bilişim Kulübü

YÖK’ün yeni projesi teknoloji fakülteleri nasıl yapılanmalı?

Makaleler

Serdar İSKENDER / TÜTEV Enerji Danışmanı

Küreselleşen dünyada ülkeler arasındaki rekabet her geçen gün artmaktadır. Artan rekabet şartlarında şirketler, uluslararası standartlara uygun ürünleri, en kısa zamanda, en uygun maliyetle, istenilen kalite şartlarını sağlayacak şekilde üretme ve satmayı hedeflemektedirler. Ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler, ağırlaşan piyasa koşullarına uyum sağlayabilmek ve rekabet edebilmek amacıyla, küçük ve orta ölçekli sanayi kuruluşlarını (KOBİ) desteklemektedirler. Sürdürülebilir büyüme ve istihdam için en önemli itici güç KOBİ’lerdir. Ana sanayi sektörlerinin alt yapılarını oluşturan KOBİ’ler de yapılacak her türlü iyileştirme ve geliştirme çalışmaları doğrudan ana sanayileri etkileyecektir.

KOBİ’ler, yapıları itibariyle piyasadaki gelişmelere çok hızlı uyum sağlayabilmekte, esnek üretim ve çalışma prensiplerini daha kolay uygulayabilmektedirler. Bu sayede, çok çeşitli ürünleri, düşük maliyetle, hızla üreterek piyasaya sürme yeteneğine sahiptirler. Bu özellikleri itibariyle, birçok sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sanayiinin lokomotifi olan KOBİ’ler desteklenmektedir.

Sivil toplum kuruluşları, üniversiteler tarafından KOBİ’lerin mevcut durum ve ihtiyaçlarını tespit edebilmek amacıyla farklı çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalarda, KOBİ’lerin, öz sermaye ve kalifiye teknik eleman gibi iki temel problemi olduğu tespit edilmiştir. Özellikle, metal, otomotiv ve savunma yan sanayine hizmet eden KOBİ’ler de, yüksek oranlarda kalifiye mühendis ihtiyacı bulunduğu görülmüştür.

Ülkemizde, endüstri meslek ve teknik liselerde ki öğrencilerin mühendislik eğitimi almalarının zorlaştırılması, düz liseden mezun olarak mühendislik ya da teknik eğitim fakültelerine giren öğrencilerin KOBİ’lerin ihtiyaç duyduğu şekilde yetiştirilememesi, sanayiden kopartılmış ve genelde teoriye dayalı teknik eğitim, eğitim sırasında atölye derslerine ve stajlarına gereken önemin verilmeyişi gibi nedenlerle, mühendislik ve teknik eğitim fakültelerinden mezun olan öğrenciler, KOBİ’lerin ihtiyaç duyduğu teknik eleman ihtiyacını karşılayamamaktadırlar.

İstenilen yeterlilikte olmayan teknik elemanlar, KOBİ’lerde zaman ve para kaybına neden olmaktadır. Bu durum KOBİ’lerin, üretim hızlarının düşmesi, işçilik maliyetlerinin artması ve rekabet şanslarının azalması gibi sonuçları ortaya çıkarmaktadır. KOBİ’lerin, büyük işletmelerin yaptıkları gibi ihtiyaç duydukları elemanları kendi bünyelerinde yetiştirmek için zamanları ve ekonomik güçleri de yoktur.

Ülkemizde mühendislik fakültelerinden mezun olan mühendisler iş ararken, KOBİ’ler istihdam edebilmek için işlerine yarayabilecek, teknik bilgi, kapasite ve donanımı temel seviyede olan mühendisleri aramaya devam etmektedirler. İşte bu noktada, sanayi ve üniversite işbirliğinin önünü açacağına inandığımız, mühendislik ve teknik eğitim fakültelerinin iyi yönlerinin harmanlanmasıyla ortaya çıkarılacak olan teknoloji fakülteleri büyük bir boşluğu dolduracaktır.

Teknoloji fakülteleriyle, KOBİ’lerin kalifiye mühendis ihtiyacını karşılamak amacıyla, genç ve dinamik beyinleri çağın gerektirdiği teknik alt yapıya uygun olarak yetiştirerek, ülkemiz sanayisine kazandırılabilecektir.

Teknoloji fakültelerinde, ana mühendislik dalları yerine, KOBİ’lerin ihtiyaç duyduğu alt mühendislik dallarında çalışabilecek yeni unvanlarda mühendislerin yetiştirilebilmesi uygun olacaktır.

Ülkemizde, bilişim sektörünün ihtiyaç duyduğu mühendisleri yetiştirebilen üniversiteler bulunmaktadır. Diğer taraftan sanayiimizin bilişim sektöründe, gerek donanım, gerekse yazılım olarak oluşturabileceği istihdam sınırlı bir yapıya sahiptir. Yakın gelecekte Türk sanayisini ve sanayicisini, dünya sanayi devleri arasına sokabilecek sektörler metal, otomotiv, savunma ve yapı sektörü olarak gözükmektedir. Bu amaçla, teknoloji fakültelerinde makine ve inşaat mühendisliği temelli bölümlere ağırlık verilmelidir.

Ülkemizde faaliyet gösteren üniversitelerin mühendislik fakültelerinin tamamında makine mühendisliği bölümü bulunmaktadır. Dört yıl süren makine mühendisliği eğitiminde bir mühendis, enerji, termodinamik, mekanik, imalat ve konstrüksiyon, makine teorisi ve dinamiği olmak üzere beş farklı ana bilim dalına ait matematik ağırlıklı teorik dersler almaktadır. Üniversiteden mezun olan yeni bir makine mühendisi, farklı ana bilim dallarında birçok ders almasına, limit, türev, integral ve diferansiyel denklemleri oldukça iyi bilmesine rağmen KOBİ’ler tarafından istihdam edilememektedir. Çünkü, KOBİ’ler farklı konularda bilgilere sahip bir makine mühendisinden çok, en az bir konuyu üniversitede öğrenmiş mühendislere ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle, yeni makine mühendislerinin mezun edilerek sanayide istihdam edilebilmesi zorlaşmaktadır. Benzer durumlar, inşaat mühendisliği bölümü için de geçerlidir.

Teknoloji fakültelerinde makine-inşaat mühendisi yetiştirmek yerine, makine-inşaat mühendisliği alt ana bilim dallarında, teknik kapasitesi yüksek, en az bir alanda uzmanlaşmış ve KOBİ’lerin işine yarayacak mühendisler yetiştirilmesi uygun olacaktır. Teknoloji Fakültesi’ne bağlı olarak, makine, endüstri ve malzeme-metalurji mühendisliği alanlarını kapsayan, talebe göre talaşlı imalat mühendisliği, sayısal kontrollü takım tezgahları mühendisliği (cnc mühendisi), tesisat mühendisliği, kalıp tasarım mühendisliği, akışkan mühendisliği (hidrolik ve pnömatik), enerji mühendisliği, kaynak mühendisliği, malzeme mühendisliği, ısıl işlem mühendisliği, bakım-onarım mühendisliği, otomotiv mühendisliği, tekstil makineleri mühendisliği, kalite kontrol ve güvence mühendisliği, planlama mühendisliği bölümleri olabilecektir. Benzer uygulama ve bölümler İnşaat Fakültesi için de yapılabilecektir.

Teknolji fakültelerinde, ders verecek öğretim görevlileri ve üyelerinin yanında, KOBİ’ler de yetişmiş, KOBİ’lerin ihtiyaçlarını bilen, sanayiinin içinden gelen, teorinin yanında pratik uygulamalarla donanımlı mühendisler de olmalıdır.

Teknoloji fakültelerinde, mühendislik eğitiminin ilk iki yılında alınan matematik, fizik, kimya gibi derslerde, konular temel olarak anlatılmalıdır. Eğitimin ilk iki yılı içerisinde öğrencilere temel bilimler (matematik, fizik, kimya), mühendislik temelleri ve teknik resim anlatılmalıdır. Üçüncü ve dördüncü yıl ise seçilen bölümle ilgili teorik ve atölye dersleri verilmelidir. Öğrenciler, ikinci sınıftan itibaren KOBİ’lerde, koordinatör öğretim görevlilerinin denetiminde staj yapmalıdırlar. Bu sayede, YÖK’ün yeni projelerinden olan teknoloji fakültelerinde KOBİ’lerin ihtiyaç duyduğu teorik ve pratik bilgilere sahip mühendislerin, üniversite-sanayi işbirliği ile yetiştirilerek, istihdam edilmeleri sağlanabilecektir.

BU YEK TASARISIYLA OLMAZ

Haberler,Makaleler

Serdar İSKENDER/Makine Yük. Mühendisi/ TÜTEV Enerji Danışmanı

Beklenen oldu. Ekim ayında, elektrik tüketimi üretimini geçti. Elektrik tüketimi Ekim’de, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 7,4, elektrik üretimi ise yüzde 6,9 arttı. Ekim ayında 17 milyar 156,9 milyon kilovatsaat (kWh) elektrik üretilirken, tüketim 17 milyar 174,9 milyon kWh’yı buldu. Aradaki fark, Türkiye’nin çeşitli anlaşmalar çerçevesinde İran, Gürcistan, Azerbaycan gibi ülkelerden aldığı elektrikle kapatıldı.

Türkiye, büyük bir krize girip, sanayide çarklar durmadığı sürece, elektrik tüketimindeki artış devam edecek. Yıllık ortalama yüzde 6-8 oranındaki elektrik tüketimimizdeki artışın, sanayileşen, sürdürülebilir büyüme konusunda hızla gelişen ülkemizde yüzde 10’ları bulacağı tahmin ediliyor. Enerji verimliliğine dikkat edildiği sürece, elektrik tüketimindeki artış ülkelerin gelişmişlik seviyesini gösteren en temel göstergelerden bir tanesidir. Ülkemizin kişi başına düşen elektrik tüketimi 2.000-2.500  kWh arasında değişirken, gelişmiş ülkelerdeki kişi başına düşen elektrik tüketimi 10.000 kWh seviyesine kadar  ulaşmış durumdadır.  OECD ülkelerinin kişi başına düşen elektrik tüketimi ortalaması ise 8.500 kWh civarındadır. Ülkemizde, refah seviyesinin, üretim ve ihracatın artışı, sürdürülebilir büyüme hedefine ulaşılabilmesi için elektrik tüketimimizin 3 ila 4 kat civarında artmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu aşamada, temelde enerji tüketimimizin, özelde ise elekrik tüketimimizin artışı nasıl sağlanacak? ya da bu artış hangi kaynaklardan karşılanacak? sorusu cevap bekleyen kritik  sorular olmaktadır.  

Ülkemizin mevcut enerji üretim ve tüketim dengesi incelendiğinde, bu soruların cevapları daha da zorlaşıyor. Mevcut enerji yapımızda, enerji üretimimizin tüketimi karşılama oranı yüzde 24 seviyesine kadar düşmüş durumda. Diğer bir ifadeyle, kullandığımız enerjinin yüzde 76’sını ithal ediyoruz. Enerji tüketimimiz arttığı sürece enerji ithalatımız da artmaya devam ediyor. Enerji tüketimimizin artışı, daha fazla petrol ve doğal gaz ithalatı anlamına geliyor. Petrol ve doğal gaz açısından zengin yataklara sahip ülkelere, milyarca doları transfer etmek durumunda kalıyoruz. Ekonomi büyürken ihtiyaç duyulan enerjiyi kendi kaynaklarımızdan karşılayamadığımız sürece de, enerji ithalatı bir çığ misali büyümeye devam edecek. Mevcut durumda, kendimize yetecek kadar petrol ve doğal gazımız bulunmuyor. Yerli kömürümüzün kalorifik değeri düşük, dolayısıyla enerji üretim verimi de düşük oluyor. Yerli kömürü kullanabilmek için akışkan yataklı yanma sistemlerininin kullanıldığı yeni termik santrallerin yapılmasına ihtiyaç var. Enerji üretiminde kullanacağımız diğer bir alternatif  ise nükleer enerji. Ancak, 55 yıldır bu konuda kesinleşen, inşaatı başlayan bir girişimimiz olmadı ya da olamadı.  Geriye tek bir kaynak kalıyor. Yerli, yeni, yeşil, çevreci gibi  farklı isimlerle de  anılan hidroelektrik, rüzgar, güneş, jeotermal, biyoenerji gibi yenilenebilir enerji kaynakları. Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere, tüm dünya, yerel kaynakları olan yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılması yönünde çalışıyor, politikalar oluşturuyor ve bu kaynakların kullanımını teşvik ediyor.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının küresel elektrik üretimindeki mevcut payı yüzde 18 seviyelerinde ve hızla artmaya devam ediyor. 2008 yılında küresel olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırım 425,5 milyar Dolar’dan, 2009 yılında yüzde 59 artışla 678,1 milyar Dolar’a kadar çıkmış durumda. 2010 yılında, yenilenebilir enerji kaynakları için 1 trilyon Dolar’a yakın yatırım yapılacağı tahmin ediliyor.

AB ülkelerinde de, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttığı görülüyor. AB’den yapılan açıklamaya göre, 2007 yılında 27 üye ülkede hidroelektrik, rüzgar, güneş, jeotermal, biyoyakıt, dalga, gelgit enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanım oranı toplam tüketimin yüzde 9,7’si iken bu oran 2008 yılında yüzde 10,3’e ulaştı. AB ülkelerinin 2020 hedefi ise bu oranın yüzde 20’ye çıkması. Başta AB ülkeleri olmak üzere, küresel bazda elektrik üretiminde yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanım oranı sürekli bir artış eğilimi içerisinde bulunurken,  ülkemiz özelinde hidroelektrik dışındaki rüzgar, güneş ve jeotermal enerji kullanılarak yapılan elektrik üretimi ihmal edilebilecek seviyelerde bulunuyor.

Enerji Bakanlığı verilerine göre, 2007 yılında toplam elektrik üretiminin yüzde 19’u hidroelektrikten, yüzde 0,26’sı hidroelektrik dışındaki yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanırken, 2008 yılında toplam elektrik tüketiminde ki hidroelektrik enerjinin payı yüzde 17 olurken,  hidroelektrik dışındaki yenilenebilir enerji kaynaklarının payı yüzde 0,5’e çıkabilmiştir.

Ülkemizde, yenilenebilir enerji kullanarak, elektrik üretmek isteyen yatırımcıların en büyük beklentisi, yenilenebilir enerji kaynaklarına alım garantisi getiren kanun taslağıydı. Enerji Bakanlığı tarafından hazırlanan hidroelektrik, rüzgar, güneş, jeotermal ve dalga enerjilerinden üretilecek elektrik için 10 ila 20 yıl arasında alım garantisi getiren kanun taslağı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Enerji Komisyonu’ndan geçerek, 6 Haziran 2009’da Genel Kurul’a gönderilmişti. Yenilenebilir Enerji Kaynakları (YEK) Teşvik Kanunu Taslağı, verilen teşvik miktarlarının yüksek bulunması nedeniyle  29 Haziran 2009’da geri çekilmişti.

YEK yasa teklifi, teşvik tutarları düşürülmüş şekilde yeniden TBMM Genel Kurul gündemine getirilmeye çalışılıyor. Haziran 2009’da hazırlanan YEK Teşvik Kanunu Taslağı ile karasal rüzgar kullanılarak yapılacak elektrik üretiminde 10 yıl için 8 Eurocent/kWh fiyatla alım garantisi öngörülürken, yeni taslakta  alım fiyatının 5 Eurocent/kWh’a, hidroelektrikte 7  Eurocent/kWh’dan 5 Eurocent/kWh’a, jeotermalde 12 Eurocent/kWh’dan 8 Eurocent/kWh’a, güneşte ise 25 Eurocent/kWh’dan 10 Eurocent/kWh’a düşürülmesi öngörülüyor.

YEK Kanunu’nun 2010 yılı sonuna kadar bekletilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapacak yatırımcılarda hayal kırıklığına neden olurken, verilmesi öngörülen teşvik tutarlarının AB ve dünya standartlarının altında kalması da ülkemizde yenilenebilir enerji kaynakları yatırımlarını durma noktasına getirecektir. 2004 yılından bugüne kadar yürürlükte olan YEK Kanunu kapsamında hiçbir enerji üreticisinin alım satım yapmadığının  dikkate alınması gerekir. Yürürlükteki YEK Kanunu’nda yer alan alım fiyatlarının reel fiyatların altında olması, YEK Kanunu işlevsiz hale getirmişti. 2004 yılında çıkarılan ve işlevini kaybetmiş olan YEK Kanunu’nun yerine, yeniden çıkarılmaya çalışan YEK Kanunu’daki teşvik tutarlarının da düşük tutulması fosil yakıt kartellerinin ekmeğine yağ sürmek dışında başka bir anlam ifade etmese gerek.

 

GSR ENERJİ CEO’SU İSMAİL İNCİ İLE RÖPORTAJ

Makaleler

Türkiye’de böyle bir ortak şebeke kullanımı sistemi var mı?

İnci: Aslında her türlü yönetmelik çıktı. Maalesef hala, sadece lisanslı ya da büyük yatırımcıların işine yarayacak tarzda bir sistem kuruluyor. Sade vatandaş ya da küçük çaplı yatırımcılar olarak şu aşamada ortak şebeke sistemine başvuramıyorum. Çünkü bürokratik ya da yasal süreç devam ediyor. Türkiye’de onlarca şirket devletin yenilenebilir enerji alanındaki düzenlemelerinin tamamlanmasını bekliyor.

Orada da şöyle bir açık söz konusu: Çift yönlü sayaç meselesiyle alakalı bürokraside bazı engeller var. Çift tarafa mı KDV’lendirilecek yoksa tek tarafa mı? Bu aşamada bir fikir birliğine varılamadı.

Peki yönetmelik de şu aşamaya kadar nasıl bir yol kat edildi?

İnci: Yönetmeliğin güzel yanlarından biri saatte 50 KW üretime kadar herhangi bir sınırlama getirmemesi. Yenilenebilir enerji alanında saatte 50KW’ye kadar üretim yapabilirsiniz.

Saatte 50 KW demek, aynı anda 50 tane su ısıtıcısının çalışması demek. Bir evin günlük elektrik ihtiyacı, ortalama olarak en fazla günlük 3.5 ya da 4 KW. 50 KW oldukça ciddi bir rakam. Altı saat güneş aldığınızı düşürseniz, bir köyün bütün elektriği karşılanabilir.

Şu anda günde 50 KW üretim yapan kurumlar var mı?

İnci: Ne yazık ki yok. Kurulum maliyetleri göz önüne alındığında yatırımların büyük çaplı ya da profesyonel amaçlı olduğu görülüyor. Aslında bürokratik engeller aşılırsa, küçük çaplı üretime geçecek binlerce girişim var. Piyasa açıldığı zaman talep patlaması olacak.

50KW üretim için ne kadar bir yatırım gerekli?

İnci: 50KW aslında oldukça büyük bir rakam. Sanayi üretimleri filan için gerekli olabilir. Ancak sade bir vatandaş 4,5 KW’lik üretim yapacak paneller alabilir. 10 KW paneller olarak düşünürsek, bu iş için 40 bin euro gibi bir paraya ihtiyacınız olacaktır. 10 KW panellerle, 5 saatlik güneşlenme yaparsanız, 50KW elektrik elde ederseniz.

Ne kazanacağım?

İnci: Buradan kazandığınız rakam, günlük 5KW üretseniz, 50KW olacak. Bunun 45 KW’sini, 13.3 dolardan satabilirsiniz. Bu şekilde yeşil enerji teşvik edilmiş oluyor.

Şu anda yenilenebilir enerjide yatırımlar ne yönde?

İnci: Şu anda herhangi bir şebekeye ihtiyaç olmayan alanlarda yatırımların gerçekleştiği görülüyor. En güzel örneği, İstanbul Belediyeler Bakım Ulaşım Sanayii ve Ticaret A.Ş’nin (İSBAK) trafik lambaları. Dikkatle bakarsanız, lambaların yanlarında flaşörler vardır. Şebekeyle çalışmıyor. Türkiye’de sadece bu aşamada işler yapılabiliyor. Türkiye’de en büyük kuruluş, saatte 42 KW üretim yapabiliyor. Aslında 42 KW yurtdışındaki üretim göz önüne alındığında utanılacak bir rakam.

Yenilenebilir enerji alanında faaliyet gösteren kaç şirket var?

İnci: Faal olarak çalışan şirket sayısı 50 taneyi geçmez. Üretim yapanlarsa 10 taneyi geçmeyecek. Ancak bu alanda projeler üretenlerin sayısı 1000’i geçebilir. Projelerin hayata geçmesi için yönetmeliğin açıklanması gerekiyor. Geçtiğimiz aylarda yönetmelikle ilgili yeni açıklamalar yapıldı. O süreçte yenilenebilir enerji sektöründeki şirket sayısında patlama oldu. Ancak istikrarlı bir süreç yok Türkiye’de. Piyasa bir açılır gibi oluyor bir kapanıyor.

Ne kadar yatırım yapılıyor?

İnci: Açıkçası bu sektördeki bütün şirketler, yönetmeliğin geçmesini bekliyor. Hazırlıklarını tamamladı birçoğu ancak net rakamları söyleyemem. Piyasa yeterli doygunluğa geldi. Artık harekete geçmeyi bekliyor. Piyasa birden açılınca talep karşılanamayacak. Talep patlaması yaşanacak.

Güneş enerjisi potansiyeli nedir?

İnci: Türkiye, güneş enerjisi konusunda oldukça yüksek potansiyeli olan bir ülke. Türkiye, Avrupa’nın güneşlenme oranı en yüksek ülkelerinin başında geliyor. Bu konuda İspanya ile aynı kefeye bile konabiliriz. Ancak Almanya’nın iki katı kadarız. Almanya bu kadar düşük güneşlenme oranına sahipken, bu kadar büyük çaplı yatırımlar yapıyor. Bu yüzden Almanya’nın örnek alınması gerekiyor.

Hangi bölgelere yönlenilmeli?  

İnci: Güneş panellerinden en fazla verimin alınacağı yerlere. Güneşi fazlasıyla alan ancak soğuk olan yerler. Yüksek alanların tercih edilmesi gerekiyor. Adana mı Van mı derseniz, akıllara ilk tercih Adana gibi gelse de aslında verim Van’dan alınacaktır. Güneş panellerinin olduğu yerde nemin olması pek de tercih edilir bir şey değil. İki şehri sadece örnek olarak veriyorum. Ancak Türkiye’nin herhangi bir noktasının Almanya’dan daha fazla güneş aldığını belirtmek isterim.

Dezavantajları nelerdir güneş enerjisinin?            

İnci: Güneş enerji panellerinin çevreye verdiği hiçbir zarar yok. Rüzgar türbinleri gibi değil. Büyük rüzgar türbinleri kuşları öldürüyor ancak güneş panellerinde böyle bir şey risk yok.

Güneş panellerinin ömrü kırk yıldır. Ekonomik ömrüyse 25 yıl. Geri dönüştürülebilir malzemeden üretilir. Bakım yapmanız bile gerekmiyor. Sadece temizliği yapmanız yeterli. Rutin bir bakıma ihtiyaç yok. Oldukça düşük bir bakım maliyeti var. O da panelleri değil sistemi kontrol edecektir.

O zaman yenilenebilir enerji sektöründe büyük çaplı istihdam olanaklarının gerçekleşeceğini söyleyebiliriz değil mi?

İnci: Kesinlikle. Elektrik şebekesi kurulacak, sayaç imalatı gerçekleşecek, montaj yapılacak. Az da olsa bakım yapacaklar olacak. Elbette bürokratik engellerin aşılması durumunda açılacak şirketler sayısına göre, en az 50 bin kişiye istihdam sağlanabileceğini tahmin edebiliriz.

Nükleer enerjiyle, güneş enerjisi alanında bir kıyaslama yapılabilir mi?

Kesinlikle hayır. Türkiye’nin tamamını güneş panelleriyle kaplasanız bir nükleer santralden elde edilecek elektriğe ulaşamazsınız.”

GSR kaç yıllık bir şirket?

İnci: Çok yeniyiz. Mayıs 2010’da kuruldu. Ancak 3 yıldır bir fiil bu işin içindeyiz. Şu anda protitip imalatımız var güneş enerjisi alanında üretim yapmıyoruz. Rüzgar türbinleriyle ilgili dağıtım şirketi olarak çalışıyoruz. Şebekesiz ürünlerin akülerini ve LED ekranlarının tedarikini sağlıyoruz. 

Siz ne kadar yatırım yaptınız bu üç yıl içinde?

İnci: Şu anda kadar 10 milyon TL kadar. Geri dönüşünü bekliyoruz, piyasanın açılmasını bekliyoruz. Türkiye şartlarına uygun bir Ar-Ge çalışması içindeyiz. 

Yabancı yatırımcıların Türkiye’deki yenilenebilir enerji sektörüne bakışı nasıl?

İnci: Kocaman gözlerle baktıklarını söyleyebilirim. İnanılmaz hevesliler. Bizimle de bağlantıya geçen çok sayıda firma var. Piyasa açıldığı anda büyük çaplı, milyon dolarlık projeler olacağını söyleyebilirim.

Türkiye’de üretici ve yatırımcıyı teşvik edecek kararlar alınmıyor ne yazık ki. Seçimlerden sonra yönetmeliğin geçmesi gerektiğini düşünüyoruz.

25. yılında Çernobil kazasının bilinmeyen yönleri

Makaleler

Serdar İskender’in Yorumuyla  

Dünyanın en büyük nükleer santral kazasının üzerinden tam 25 yıl geçti. Çernobil’de yaşananlar halen gündemdeki yerini koruyor.Bu kaza, nükleer enerji konusu ne zaman açılsa, muhaliflerin, hâlâ ilk gündeme getirdiği olay. Kazanın üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen, ‘Çernobil’de çevreye ne kadar radyasyon salındı?’, ‘Çevreye verilen radyasyon dolayısıyla ne kadar insan kanser oldu?’, ‘Çernobil’in etkisi devam ediyor mu?’ sorularına kesin cevaplar bulunamadı.

Haliyle soruların cevapları, kişilere ve bulundukları konumlara göre değişiklik gösterdi. Nükleer karşıtları Ukrayna, Rusya ve Türkiye’de kanser oranlarındaki artışı Çernobil’e bağlarken, nükleer taraftarları da bilimsel raporlar ve yorumlar doğrultusunda Çernobil’in büyük bir kaza olduğunu kabul etmekle beraber, nükleer karşıtlarının aksine kanser vakalarının artışında, Çernobil’in önemli bir etkisinin olmadığını ispat etmeye çalıştılar.

26 Nisan 1986′da Ukrayna’da Kiev kentinin 130 km kadar kuzeyinde, Çernobil köyünde bulunan Çernobil Nükleer Santrali’nin, 1.000 MW (megaWatt) gücündeki dördüncü ünitesinde nükleer enerji tarihinin en büyük nükleer kazası meydana gelmişti. İki gün sonra İsveç’te Forsmark Nükleer Santrali’nin dışında çalışan personelin radyasyon denetimi sırasında iş elbiselerinde yüksek düzeyde radyasyon tespit edildi. Yetkililer, personelin iş elbiselerinde ortaya çıkan yüksek radyasyonun İsveç’te çalışmakta olan diğer nükleer santrallerden kaynaklandığını düşündüler. Santraller kontrol edildiğinde, herhangi bir radyasyon sızıntısının olmadığı bulundu. Ardından, meteoroloji raporları incelenmeye başlandı; İsveç üzerinde egemen olan hava akımları araştırıldı. Sonunda, radyasyon taşıyan hava akımının Ukrayna’dan kaynaklandığı bulundu. İsveç’in resmî olarak bilgi istemesiyle Rusya, Çernobil’de bir kazanın olduğunu dünyaya itiraf etmek zorunda kaldı.

Çernobil’deki kaza, reaktörün programlanmış olan bakım için durdurulmasından önce yapılan bir deney esnasında meydana gelmiştir. Söz konusu deney, bir elektrik kesilmesi durumunda, turbo jeneratörlerden birisinin reaktörün elektrik gücü ihtiyacını karşılayıp karşılamayacağını belirlemek üzere planlanmıştı. Santraldeki reaktörlerden her biri 1.600 yakıt kanalı içeriyordu. Santralin çalışma güvenliği açısından uygun olan bir soğutmanın sağlanabilmesi için yakıt kanallarının her birinden saatte 28 ton su geçmesi gerekiyordu. Reaktöre, soğutma suyunu sağlayan pompaların herhangi bir nedenden dolayı elektriği kesildiğinde, üç dizel jeneratör 15 saniye içinde devreye girebiliyordu. Elektrik kesintisi durumunda dizel jeneratörlerin, pompaların ihtiyaç duyduğu elektriği üretene kadar geçecek bir dakikalık zaman kaybı, nükleer santrallerin güvenli olarak çalışabilmesi için kabul edilebilir bir durum değildi. Bu durum, bir tasarım hatasıydı ve hatanın düzeltilmesi gerekiyordu. Kaza mey¬dana geldiğinde, 1.000 MW gücündeki reaktör, 70 MW’lık düşük güçte çalışmaktaydı. Kazadan sonra yapılan araştırmalar, kazanın reaktör tasarımındaki hatalarla güvenlik sistemlerinin devreden çıkarılması, işletme kurallarının dikkate alınmaması ve reaktörün kararsız duruma getirilmesi gibi bir dizi insan hatası sonucu ortaya çıktığını göstermiştir.

Yapılan operasyon hataları nedeniyle meydana gelen hızlı bir güç yükselmesi oluşmuştur. Güç yükselmesini izleyen buhar patlaması, reak¬törü ve reaktör binasını tahrip etmiştir. Oluşan patlamalar, reaktörün üst kapağını yerinden çıkartarak, reaktörün üstünü açık bırakmıştır. Kısa bir süre sonra meydana gelen ikinci bir patlama ile üstü açık kalan reaktörün kızgın parçaları büyük bir hızla dışarı fırlamıştır. Bu sırada reaktörden salınan radyoaktif gazlar ve radyoaktif maddeler 1.200 metreyi aşan yüksekliklere ulaşmıştır. Patlamalar sonucunda reaktördeki grafitler yanmaya başlamış ve reaktör binasının birkaç yerinde yangın çıkmıştır. Bu yangınlar, itfaiye ekipleri tarafından 3,5 saat içerisinde söndürülmesine rağmen reaktörden radyasyon sızıntısı devam etmiştir. Çernobil dışında, reaktör korunun (kalbinin) eridiği bir diğer kaza 1979 yılında, ABD’de gerçekleşen Three Mile Island kazasıdır. Bu kazada kısmî reaktör koru erimesine karşın, reaktör binası boşaltılarak, koruyucu kabuğun kapısı dışarıdan kapatılmıştır. Bu sayede, çevreye yayılacak radyasyon, reaktör binasında tutulmuştur. Bu kazada, herhangi can kaybı yaşanmamış ve limitler dışında herhangi bir radyasyon sızıntısı da ortaya çıkmamıştır. Bir nükleer enerji santrali normal çalışma şartlarında, çevreye hemen hiçbir zararlı madde salmazken, meydana gelebilecek bir kazada çevresine çok büyük zarar verme potansiyeline de sahiptir. Bir nükleer enerji santral kazasının etkisi, termik (doğalgaz ve kömür) enerji santrallerinde meydana gelebilecek bir kazanın etkisiyle karşılaştırılamayacak kadar büyük olabilir. Bu nedenle, nükleer enerji santrallerinde, güvenlik ve güvenilirlik, en çok dikkat edilen iki konudur.

Çernobil’de yaşanan kazanın normal çalışma şartlarında değil de, iki kez başarısız olan bir deney sırasında ortaya çıkışı gözden kaçmaktadır. Bu santralde koruyucu kabın bulunmayışı radyasyonun çevreye yayılmasını da kolaylaştırmıştır. Ayrıca kazanın oluşmasına neden olan deneyin santralde sürekli çalışan uzman ekip tarafından değil de, Moskova’dan gönderilen teknik bir ekip tarafından yapıldığına dair bilgiler de bulunmaktadır.

Page 1 of 212